Yaş 8 veya 9, mevsim yaz. Yaşıtlarımın sokaklarda delice koşturduğu, tabiri caizse sokaklarda cirit attığı, at kovaladığı bir yaştayım.

Sokaklarda öküz arabasına, traktöre takılıp yaşlılardan azar işitmelik yaştayım. Köy meydanında pinekleyen tembel amcalara, dayılara bakkaldan sigara alıp belki para üstüne çökmelik yaştayım. Babasının kucağında traktör kullanmaya çalışan çocuklarla aynı yaştayım. Arkadaşlarla misket oynarken dizi yırtmalık yaştayım. Okul dışında bile öğretmenden azar işitmelik yaştayım. Gündüz yakan top, akşama doğru çelik çomak oynayıp oynamaktan eve yorgun argın dönmelik yaştayım.

Bu yazdıklarımı hep yarım yamalak yaşadım ya da hiç yaşamadım. Neden mi? Bizim evde hep bir hengame olurdu. Her zaman bir iş, bir uğraş ve bir misafir olurdu. Ve hiç birine katılamasam da her yaz gurbetçi akrabalarla bir kaç piknik yapılırdı. Babaannemin yaşlılıktan ötürü gitmediği, benim de babaannemi yalnız bırakmama adına gitmediğim piknik bu yazdı.

Bir Ömür Süren Dua Her zaman babaannemle beraber kaldığımız, onun duasını aldığımız içindir belki her türlü fırtınadan ve hayat mücadelesinden sonra belimizi çabuk doğrultabilmemiz.

Konuyu dağıtmayayım. Büyükbabamın köyün 1 km aşağısında 2 oda 1 mutfak şirin bir evi vardı. Burada yazları arıcılık ile uğraşırdı ki kendisi zamanında baldan nefret eder derecedeymiş. Neyse o da ayrı bir konu ona da detaylı girmeyeyim. İşte 8-9 yaşlarında bana büyükbabamlarla kalma görevi verildi ki bu görev verme olayı sizden bağımsızdır. Git derler gidersin. Zaten aksini söyleyecek yaşta veya akılda da değiliz. O yaz dedem Yörüklerden bir kaç keçi almış. Tabi bunlara bakma şerefine de elbette ben nail oldum.

O arıcı evinin çevrelerinde sürekli otlatıyordum onları, evden fazla uzaklaşmadan ve tarlalara sokmadan. Haftada bir gün var ki o gün zaten kovsalar da ayrılmazdım evin yakınlarından. O gün ilçenin pazarı olan salı günü. Resmen her salı benim için bir bayramdı. Büyükbabam ilçeden şeher ekmeği, elma, armut artık mevsime göre ne varsa getirirdi. Sonuçta muhtar emeklisi adam. Salı günleri evin yakınlarından ayrılmazdım. Hayvanları otlatırken bir taşın arkasına yerine göre bir ağacın arkasına geçip büyükbabamın gelmesini heyecanla bekliyorum.

İşte karşıda büyükbabam göründü. Durun hemen heyecanlanmayın koşa koşa büyükbabamın kollarına atlayıp hoş geldin dedeciğim demiyorum. Demeyi çok isterdim ama diyemiyorum. Bu bir film ya da şehir hayatı değil. Yok öyle bir dünya. Alışageldiğiniz hayatların ötesinde bir hayat bu. Dedeye laubali davranma yok, soru sorma yok, kararını eleştirme yok, daha güzel bir fikir belirtme imkanın yok. Her şeyi onlar sizin yerinize düşünüyor zaten. 8-9 yaşında daha koca adam oluveriyorsunuz. Fikirleri önemsiz koca ara eleman. Fikir belirtirseniz siz çocuksunuz o işten ne anlarsınız? İş yapacak olursanız eşşek kadar adam oluverirsiniz. Yerine göre telefon olarak kullanılabilecek, yerine göre banka havalesi yerine kullanılabilecek, yerine göre evlere, tarlalara servis elemanı olarak kullanılabilecek, zamanı kalırsa arkadaşlarıyla oynayabilecek bir eleman. 8-9 yaşında izinsiz oyun oynamaya çıkamayan bir çocuk. Neyse bu kadar ajitasyondan sonra devam edeyim.

İşte bir yandan keçi otlatıyorum bir yandan eve gitmenin yollarını arıyorum. Nihayet bir yolunu bulup eve giriyorum. Hemen "babaanneciğim bana bir elma verir misin" diyemiyorsunuz tabi ki. Eğer bir iş için ismin telaffuz edilmezse ve çaktırmadan buzdolabına ulaşabilirsen kendin alıp kendin yiyorsun. Sonunda bu zorlu parkuru sorunsuz atlattım ve buzdolabına ulaştım bir de ne göreyim: domates. Aman Allah'ım cennetteydim. Domates bulduğuna sevinen bir çocuğum. Allah'ım ne kadar güzel. Hemen bir domates alıp ısırdım. Yiyebildiğim kadar hızla yemem lazım. Canavara yakalanmamam lazım. Bölümü bitirmeye çok az kaldı. O an dünyanın en güzel yemeği, koca bir tepside bin bir çeşit meyve kadar değerli oluveriyor o küçük domates.

Domatesi yarılayacaktım ki, bir ses: "HASAAAANNN". Bölüm canavarı geldi! Aman Allah'ım bu domatesi yesem bitiremem. Dedemin yanına domates yiyerek gidemem. Cebime hiç koyamam, suyu akar. Ne yapmalıydım? Hemen domatesi ısırılmış tarafı alta gelecek şekilde yumurta bölmesine koydum. Zaman buldukça kalan kısımları yiyecektim. İşte çözüm basitti: her girdiğimde artık hızlı yemek zorunda değildim. Biraz yer, ters koyarım; biraz sonra gelip biraz daha yerim. Artık daha keyifli yiyebilecektim ki yaz boyunca da yedim. Bunu da kimseye hissettirmemiştim. Yani ben öyle sanıyordum...

Ta ki yanan sobanın ateşinden herkesin yanaklarının al al olduğu bir kış gecesi büyükbabamın üstüme gülerek -ki dedem güldü mü güzel güler- olayı anlatmasına kadar ben olayı kimseye hissettirmediğimi düşünüyormuşum. Dedem gülerek anlatıyor:

"Bi domates aldım buzdolabından. Bahtım alt tarafi kıtlanmış! Ola bu nasıl olur? Sıçan buraya nasıl geldi? Buni kıtladi, ee nasi ters çevirdi? Hadi buraya geldi bunu kıtladi, ters çevirdi ya geri nasi getti? Buzdolabının neresine getti? İçerde mi öldi? Buzdolabında delik mi var? Ya da buni sıçan kıtlamadi. Buni sıçan kıtlamadiyse eleyse ya kim kıtladi?"

Resmen tüm işaretler beni gösteriyormuş. Tabi anlamış benim yaptığımı. Ne zaman anlamış, bana neden çaktırmamış bilmiyorum ama iyi ki çaktırmamış yoksa bu yazıyı dedemden yediğim dayağın anısı diyerek de anlatabilirdim.

İyi günlerdi. Her şeye rağmen iyiydi. Belki de bu zorluklar o güzelliklerin birer nazarlığıydı.

YAŞAMAK NE GÜZEL.

OKUYUN, OKUTUN, TEKRAR OKUYUN, TEKRAR OKUTUN.
ALLAH'I OKUYUN. ONU İNSANLIĞA OKUTUN.
ANLAYIN, ANLAYIŞ GÖSTERİN. ANLAŞILIR OLUN.
SEVDİĞİNİZE SEVDİĞİNİZİ SÖYLEYİN. BU ONUN HAKKI.
UFKUNUZU GENİŞ TUTUN. BİR BARDAK SUYLA CEBELLEŞMEYİN, OKYANUSTA YÜZÜN.
TEKRAR OKUYUN, TEKRAR OKUTUN.
ALLAH'A EMANET OLUN.
YAŞAMAK NE GÜZEL.